Pazar…Pazar… 2026/626

Pazar… Pazar…

BELİRSİZLİK ÇAĞINDA İNSAN NE YAPMALI?

Sabah uyanıyoruz.
Telefon ekranında ardı ardına düşen haberler, henüz gün başlamadan zihnimizi yoruyor. Dünyanın bir yerinde kriz, başka bir yerinde öfke, bir başka köşesinde umut kırıntıları… Hepsi aynı anda, aynı ağırlıkla üzerimize geliyor. Ne tam olarak korkabiliyoruz ne de gerçekten umut edebiliyoruz. Arada bir yerde, adı konmamış bir tedirginlikte yaşıyoruz.

Eskiden belirsizlik, istisnaydı. Şimdi ise gündelik hayatın doğal hâli. Yarınla ilgili planlar yapıyoruz ama içten içe biliyoruz: Her plan, küçük bir “şimdilik” barındırıyor. İşler, ilişkiler, ülkeler, hatta duygular bile geçici bir dengede duruyor. İnsan, böyle zamanlarda en çok kendi iç sesini kaybediyor.

Geçenlerde eski bir tanıdığımla karşılaştım. Yıllar önce aynı kurumda çalışmıştık. Disiplinli, planlı, geleceğini adım adım kuran biriydi. Kısa bir hâl hatırdan sonra durdu ve şöyle bir şey söyledi: “Eskiden beş yıl sonrasını görürdüm. Şimdi bir sonraki ayı bile net hayal edemiyorum.”
Bunu söylerken ne öfke vardı sesinde ne de isyan. Daha çok yorgun bir kabulleniş…
Cümlesi bittikten sonra ikimiz de sustuk. O sessizlik, uzun uzun konuşmaktan daha çok şey anlattı.

Belirsizlik, insanı sessizce yorar. Yüksek sesle değil; yavaş yavaş. Sürekli tetikte olmak, sürekli uyum sağlamak, sürekli güçlü görünmek… Bunların hiçbiri afişlerde yazmaz ama hepsi insanın omuzlarına yük olur. Bir noktadan sonra soru şuna dönüşür: “Ben bu kadar değişen şeyin içinde, nerede duruyorum?”

İnsan, belirsizlik karşısında çoğu zaman kontrol etmeye çalışır.
Daha fazla okumak, daha çok konuşmak, daha keskin yargılar üretmek ister. Çünkü kesin cümleler, geçici bir rahatlama sağlar. Ama uzun vadede bu da yetmez. Zihin doldukça kalp yorulur. Bilgi artar, ama huzur artmaz.

Belki de yapılması gereken ilk şey, durmaktır.
Durmak; vazgeçmek değildir. Teslim olmak hiç değildir. Durmak, insanın kendine “Ben buradayım” deme cesaretidir. Her şeye yetişemeyeceğini, her soruya cevap veremeyeceğini kabul etmektir. Belirsizlik çağında bu kabul, zayıflık değil; bilgeliktir.

O gün tanıdığımdan ayrılırken, bana şunu söyledi:
“Artık büyük planlar yapmıyorum. Ama sabahları aynaya baktığımda kendimle kavga etmemeye çalışıyorum.”

Belki de bu çağın en gerçekçi hedefi buydu. Büyük hayaller değil; içsel bir barışı koruyabilmek.
Sonra insan, kendine küçük ama sağlam dayanaklar kurmalıdır.

Her şeyi düzeltmeye gücü yetmez ama bir davranışı, bir sözü, bir bakışı seçebilir. Dünyayı kurtaramaz ama bir insana zarar vermemeyi seçebilir. Büyük cümleler kuramayabilir ama doğru yerde susmayı öğrenebilir. Bazen insanı ayakta tutan, büyük idealler değil; küçük ahlaki kararlar olur.

Bu çağda değerler, soyut kavramlar olmaktan çıkıyor.
Adalet, sadece bir ilke değil; günlük hayatta verilen bir sınav.
Merhamet, romantik bir duygu değil; zor zamanlarda başkasının yükünü biraz hafifletme çabası.
Dürüstlük ise çoğu zaman bedeli olan bir tercih.
Ama insan, belirsizlikte en çok bunlara tutunabiliyor.

Ve insan, yalnız olmadığını hatırladığında biraz nefes alıyor.
Herkes güçlü görünmeye çalışıyor ama çoğu kişi aynı soruları sessizce taşıyor. “Bu gidiş nereye?” “Ben yeterince iyi miyim?” “Gelecek gerçekten daha mı zor olacak?” Bu soruların tek bir cevabı yok ama paylaşıldığında ağırlığı azalıyor. Belirsizlik, paylaşıldığında biraz daha katlanılabilir hâle geliyor.

Belirsizlik çağında insanın yapması gereken, net bir yol haritası çizmek değil.
Çünkü yol, sürekli değişiyor. Yapılması gereken, yürürken insan kalabilmek. Kendini tamamen sertleştirmeden, umudu bütünüyle kaybetmeden, korkuyu inkâr etmeden yol almak.

Belki de bu çağ, bizden şunu istiyor:
Her şey net değilken de vicdanlı kalmayı…

Her şey kontrolümüzde değilken de sorumluluk almayı…
Gelecek bulanıkken bile bugünü anlamlı yaşamayı…
Belirsizlik geçmeyebilir.
Ama insan, bu belirsizliğin içinde kaybolmak zorunda da değildir.

Bazen yapılacak en insani şey şudur:
Dünyayı hemen anlamaya çalışmak yerine, kalbimizi korumak.
Ve yarına dair kesin cevaplar bulamasak bile, bugünü sahici bir yerden yaşamaya devam etmek.

Saygı ve Sevgilerimle,

Dr. Hakan OKAY

İyi Pazarlar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir