Pazar… Pazar…
NEZAKET ARTIK BİR AYRICALIK MI?
Geçenlerde bir kafede otururken yan masadaki müşterinin garsonla konuşmasına istemeden kulak misafiri oldum. Aslında kulak misafiri olmak için özel bir çaba göstermeme gerek yoktu. Adam siparişini öyle yüksek sesle veriyordu ki karşı kaldırımdaki simitçi bile duymuş olabilir: “Bir kahve getir!”. Garson gülümseyerek, “Tabii efendim, nasıl olsun?” diye sordu. “Nasıl olacak, sıcak olsun!”. Garson yine nezaketini bozmadan uzaklaştı. Birkaç dakika sonra kahveyi getirdiğinde müşteri bu kez “Şeker nerede?” diye çıkıştı. Garson, “Hemen getiriyorum efendim.” dedi. İçimden, “Bu garsonun sabrını şişeleyip satsalar, ülkenin en büyük ihracat kalemlerinden biri olur.” diye geçirdim.
Ama asıl ilginç olan, müşteri hesabı ödeyip giderken garsonun yine gülümseyerek “İyi günler efendim.” demesiydi. Müşteri ise cevap verme zahmetine bile katlanmadı. O an düşündüm: Ne zamandan beri birine teşekkür etmek, rica etmek veya iyi günler dilemek bu kadar zorlaştı?
Eskiden nezaket, birlikte yaşamanın doğal bir parçasıydı. Bugün ise bazen karşımızdaki insanın kibar davranmasına şaşırıyoruz. Birisi kapıyı tutunca, trafikte yol verince, hatasını kabul edip özür dileyince neredeyse teşekkür belgesi vermek istiyoruz. Oysa nezaket bir ayrıcalık değil, insan ilişkilerinin en temel gerekliliklerinden biridir.
Ne var ki günümüzde hız, stres, rekabet ve bireysellik, nezaketi sanki gereksiz bir ayrıntıya dönüştürdü. Herkesin acelesi var. Herkesin işi önemli. Herkes haklı. Üstelik herkesin anlatacak çok şeyi var ama karşısındakini dinleyecek pek zamanı yok.
Trafikte bir araç bize yol verdiğinde şaşırıyoruz. Asansöre binerken birisi önce çıkmamıza izin verdiğinde mutlu oluyoruz. Bir kamu kurumunda veya özel işletmede güler yüzle karşılandığımızda ise bunu arkadaşlarımıza anlatılacak kadar sıra dışı bir olay olarak görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Normal olması gereken davranışlar artık haber değeri taşıyor!
Bir başka olay da bir arkadaşımın başından geçmişti. Arkadaşım bir gün asansöre binerken içerideki kişiye gülümseyerek, “Günaydın efendim.” demiş. Adam şaşkınlıkla yüzüne bakmış. Arkadaşım, “Bir sorun mu var?” diye sorunca adam şu cevabı vermiş: “Yok, sadece beni tanıdığınızı sandım.” Arkadaşım da dayanamayıp, “Hayır, tanımıyorum. Ama merak etmeyin, günaydın demek için henüz tanışıklık belgesi istenmiyor.” demiş. İkisi de gülmüşler.
Aslında bu küçük hikâye, içinde yaşadığımız dönemi çok güzel anlatıyor. Birbirimize selam vermek için bile gerekçe arar hâle geldik. Tanımadığımız birine gülümsemek bazen şüphe uyandırıyor. Birisinin içtenlikle hâlimizi hatırımızı sorması karşısında, “Acaba benden ne isteyecek?” diye düşünmeye başlıyoruz.
Nezaketin yerini giderek kuşku, sabırsızlık ve mesafe alıyor. İş dünyasında da durum çok farklı değil. Yıllardır satış, pazarlama ve yönetim alanlarında çalışırken ve eğitimler verirken gözlemlediğim önemli bir gerçek var: İnsanlar kendilerine nasıl davranıldığını, çoğu zaman kendilerine ne söylendiğinden daha uzun süre hatırlıyor.
Bir yönetici çalışanına son derece doğru bir talimat verebilir. Ancak bunu küçümseyici bir üslupla yapıyorsa, çalışan çoğu zaman talimatın içeriğinden önce o üslubu hatırlar.
Bir satış temsilcisi müşterisine dünyanın en iyi ürününü sunabilir. Fakat müşteriyi dinlemiyor, sözünü kesiyor veya sorularına sabırsızlıkla cevap veriyorsa ürünün özellikleri ikinci planda kalır.
Çünkü nezaket yalnızca güzel konuşmak değildir. Karşımızdaki insana değer verdiğimizi davranışlarımızla göstermektir.
Üstelik nezaket ile zayıflık arasında hiçbir ilişki yoktur. Bazı insanlar kibar olmayı taviz vermek, anlayış göstermeyi güçsüzlük, özür dilemeyi ise yenilgiyi kabul etmek olarak değerlendiriyor.
Oysa gerektiğinde hayır diyebilmek ama bunu kırmadan söylemek, farklı düşüncelere saygı göstermek ve haklı olduğumuz durumlarda bile karşımızdakini küçük düşürmemek önemli bir olgunluk göstergesidir.
Nezaket, her söylenene evet demek değildir. Gerektiğinde hayır derken bile insan kalabilmektir.
Bir de dijital dünyamız var elbette.
Sosyal medya sayesinde artık hiç tanımadığımız insanlara birkaç saniye içinde ulaşabiliyoruz. Ancak bu kolaylık, bazılarına nezaket kurallarının internet bağlantısıyla birlikte devre dışı kaldığını düşündürüyor.
Gerçek hayatta yüzüne söylemeye cesaret edemeyeceğimiz sözleri, klavyeden rahatlıkla yazabiliyoruz. Bir düşünceye katılmadığımızda önce anlamaya çalışmak yerine hemen saldırıya geçiyoruz.
Oysa düşünce özgürlüğü, başkalarına saygısızlık etme özgürlüğü değildir. Belki de nezaketin azalmasının en önemli nedenlerinden biri, karşımızdaki insanı giderek daha az fark etmemizdir. Herkes kendi sorunlarıyla, hedefleriyle, beklentileriyle ve telaşıyla o kadar meşgul ki başkalarının da benzer yükler taşıdığını unutuyoruz.
Bazen küçücük bir teşekkür, samimi bir gülümseme veya içten bir “Kolay gelsin.” sözü, karşımızdaki insanın bütün gününü değiştirebilir. Bunun için para harcamamız, özel bir eğitim almamız veya önemli bir unvana sahip olmamız gerekmiyor. Nezaket belki de dünyadaki en düşük maliyetli ama en yüksek getirili insan davranışlarından biridir.
Yine de ilginç bir çelişki yaşıyoruz. Teknolojimiz gelişiyor, eğitim seviyemiz yükseliyor, iletişim araçlarımız çoğalıyor. Fakat bazen en basit insani davranışları göstermek konusunda geriye gidiyoruz.
Akıllı telefonlarımız var ama birbirimize akıllıca davranmakta zorlanıyoruz. Yapay zekâyla konuşurken “Lütfen.” ve “Teşekkür ederim.” demeyi ihmal etmeyen insanlar, gerçek hayatta karşılaştıkları kişilere aynı özeni göstermeyebiliyor.
Belki de gelecekte şirketler çalışanlarına yalnızca iletişim, liderlik ve müşteri deneyimi eğitimleri değil, “Günaydın Demenin Temel İlkeleri” başlıklı eğitimler de düzenlemek zorunda kalacak.
Şaka bir yana, nezaketin yeniden hatırlanmasına gerçekten ihtiyacımız var, çünkü nezaket yalnızca bireysel bir özellik değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın kalitesini belirleyen önemli bir değerdir. İnsanların birbirine saygı duyduğu, farklılıklara tahammül gösterebildiği ve küçük incelikleri önemsedikleri bir toplumda yaşamak hepimizin hayatını kolaylaştırır.
Belki dünyayı bir anda değiştiremeyiz. Trafikteki bütün sürücüleri sabırlı, sosyal medyadaki bütün kullanıcıları anlayışlı veya iş yerlerindeki bütün yöneticileri güler yüzlü yapamayız.
Ama kendi davranışlarımızı değiştirebiliriz. Biraz daha fazla teşekkür edebilir, biraz daha dikkatli dinleyebilir, biraz daha az yargılayabiliriz. Haklı olduğumuzda bile kırıcı olmamayı seçebiliriz.
Ve en önemlisi, nezaketi yalnızca bize nazik davranan insanlara gösterdiğimiz bir karşılık olmaktan çıkarabiliriz.
Çünkü gerçek nezaket, karşımızdakinin davranışına göre değil, bizim karakterimize göre şekillenir.
Bu pazar kendimize küçük bir soru soralım:
Nezaket gerçekten bir ayrıcalığa mı dönüştü, yoksa biz sıradan olması gereken güzellikleri unutmaya mı başladık?
Bence cevap oldukça basit: Nezaket hiçbir zaman ayrıcalık olmamalı. Ama bugün öyle az rastlanır hâle geliyor ki nazik bir insanla karşılaştığımızda kendimizi ayrıcalıklı hissediyoruz.
Oysa nezaketin en güzel tarafı, göstereni de göreni de zenginleştirmesi ve bu zenginlikten kimsenin bir şey kaybetmemesidir.
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…


