Pazar… Pazar…
MERHAMETİN KAYBOLDUĞU DÜNYA
Geçen gün markette kasa sırası beklerken bir olaya tanık oldum. Önümde duran yaşlı bir kadın, aldığı birkaç temel gıda ürününü poşete yerleştirirken fiyatın beklediğinden fazla çıktığını fark etti. Cüzdanını telaşla açtı, bozuk paraları tek tek saymaya başladı. Ellerinin titrediği belliydi. Kasiyer yorgundu, sıra uzuyordu, insanların yüzünde huzursuzluk vardı. Kadın utangaç bir sesle iki ürünü geri bırakmak istedi.
Tam o sırada arkasındaki genç bir adam sessizce kartını uzattı ve “Kalsın teyze,” dedi. “Onlar da sizde dursun.”
Yaşlı kadın bir anda konuşamadı. Gözleri doldu. Teşekkür ederken sesi titriyordu. O an marketteki herkes birkaç saniyeliğine sustu. Çünkü bazen insanı en çok etkileyen şey büyük olaylar değil, küçücük bir merhamet anıdır.
Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şey tam olarak budur.
Çok hızlı bir çağın içindeyiz. Her şeye yetişmeye çalışıyoruz. Sürekli konuşuyor, sürekli tüketiyor, sürekli tepki veriyoruz. Teknoloji büyüyor, şehirler büyüyor, sistemler büyüyor… Ama insanın içindeki yumuşaklık aynı hızla küçülüyor gibi.
Eskiden insanlar daha mı iyiydi bilmiyorum. Ama sanki birbirinin yükünü hissetme konusunda daha duyarlıydılar. Şimdi ise herkes kendi savaşının içinde o kadar kaybolmuş durumda ki başkasının acısına ayıracak duygusal enerjisi kalmamış gibi görünüyor.
Trafikte en ufak bir hatada öfke patlıyor. Sosyal medyada insanlar birbirini tanımadan linç ediyor. Farklı düşünenler artık konuşmuyor; birbirini yok etmeye çalışıyor. Haklı olmak, iyi olmaktan daha önemli hale geliyor.
Oysa merhamet sadece acımak değildir. Merhamet; karşındaki insanın görünmeyen hikâyesini fark edebilmektir. Bir insanın sertliğinin altında kırgınlık olabileceğini anlayabilmektir. Sessiz kalan birinin içindeki çığlığı duyabilmektir.
Bir arkadaşım yıllar önce çalıştığı şirkette yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Çok disiplinli ve sert olarak bilinen bir yöneticileri varmış. Bir gün ekipten genç bir çalışan üst üste hatalar yapmaya başlayınca herkes onun işten çıkarılacağını düşünmüş. Yönetici genç çalışanı odasına çağırmış. Herkes kötü bir konuşma beklerken içeriden sadece şu cümle duyulmuş: “İyi görünmüyorsun. Gerçekten nasılsın?” Genç adam o anda ağlamaya başlamış. Çünkü kimse ona uzun zamandır gerçekten nasıl olduğunu sormamış. Meğer annesi ağır bir hastalık geçiriyormuş ve geceleri hastanede kalıyormuş.
Bazen insanlar kötü değildir. Sadece taşıyamadığı yüklerin altında eziliyordur. Ama modern dünya bizi anlamaktan çok yargılamaya alıştırdı. Bir insanın neden geciktiğini değil, neden başarısız olduğunu değil, neden sustuğunu değil; sadece sonucu görüyoruz. Hikâyeyi değil davranışı yargılıyoruz. Üstelik sürekli acıya maruz kalan bir çağdayız. Savaş görüntüleri, felaketler, çocuk ölümleri, ekonomik krizler… Her gün yüzlerce kötü haber görüyoruz. Bir süre sonra insan zihni kendini korumak için hissizleşmeye başlıyor. Başkasının acısı sıradanlaşıyor.
İşte en büyük tehlike burada başlıyor, çünkü insan, başkasının acısına kayıtsız kaldığı gün biraz eksiliyor. Oysa bir toplumun gerçek seviyesi; en güçsüz insanına nasıl davrandığında ortaya çıkar. Çocuklara, yaşlılara, hayvanlara, yorgun insanlara, hata yapanlara gösterilen tavır aslında o toplumun vicdan aynasıdır.
Bugün dünyanın daha fazla teknolojiye değil, biraz daha vicdana ihtiyacı olabilir. Belki de insanlığı kurtaracak olan şey yeni sistemler değil; yeniden birbirimizi insan olarak görebilme becerisidir. Birine bağırmadan konuşabilmek… Dinlerken gerçekten dinlemek… Bir hata karşısında hemen taş atmamak… Ve bazen sadece şunu söyleyebilmek: “Anlıyorum.” Çünkü merhamet kaybolduğunda sadece nezaket değil, insanlık da eksilir ve insanlığın eksildiği yerde hiçbir ilerleme gerçekten medeniyet değildir.
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…


