Pazar… Pazar…
YAPAY ZEKÂ İŞİMİZİ Mİ ALACAK, İŞİMİZİ Mİ KURTARACAK?
Son zamanlarda hangi ortamda bulunursanız bulunun, konu bir şekilde yapay zekâya geliyor. Kahve sohbetlerinde, iş toplantılarında, televizyon programlarında hatta aile yemeklerinde bile aynı soru dolaşıyor: “Yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?”
Bu soruyu ilk duyduğumda aklıma yaşlı bir amcanın anlattığı bir hikâye geldi. Gençlik yıllarında küçük bir atölyede çalışırken fabrikalara yeni makineler gelmeye başlamış. İş yerinde birçok insan o günlerde büyük bir korku yaşamış. Çünkü makineler daha hızlı çalışıyor, daha çok üretiyor ve daha az yoruluyormuş.
Bir gün yaşlı bir usta, “Bunlar böyle giderse bize ihtiyaç kalmayacak,” demiş. Aradan yıllar geçmiş, makineler çoğalmış, fabrikalar büyümüş, ama insanlar ortadan kaybolmamış. Çünkü teknoloji işleri değiştirmişti; insanı değil.
Bugün yapay zekâ karşısında yaşadığımız korku da biraz buna benziyor. Aslında korktuğumuz şey teknoloji değil. Korktuğumuz şey belirsizlik. Yıllarca emek vererek öğrendiğimiz bir mesleğin bir gün değersiz hale gelmesi ihtimali.
Bir sabah uyandığımızda dünyanın bizden daha hızlı değiştiğini görmek. Belki de bu yüzden yapay zekâ tartışmaları sadece teknoloji meselesi değil; aynı zamanda insan hikâyesidir.
Geçen aylarda bir muhasebeciyle sohbet etme fırsatım oldu. Yirmi yılı aşkın süredir aynı sektörde çalışıyordu. Şirketlerinde yapay zekâ destekli yazılımlar kullanılmaya başlanmıştı. İlk günlerde herkesin yüzünde aynı endişe varmış. “Acaba sıra bize ne zaman gelecek?” Çünkü insanlar yeni bir teknolojiyle karşılaştıklarında genellikle önce tehdidi görür. Fakat birkaç ay sonra işler bekledikleri gibi gitmemiş. Eskiden günler süren raporlamalar artık birkaç saat içinde tamamlanıyormuş. Çalışanlar işten çıkarılmamış. Tam tersine, şirket yeni müşteriler almaya başlamış çünkü aynı kadroyla daha fazla iş üretebiliyormuş. Muhasebeci arkadaşım bana şöyle dedi: “Meğer korktuğumuz şey işimizi elimizden almak için değil, üzerimizdeki yükü azaltmak için gelmiş.” Bu söz beni uzun süre düşündürdü, çünkü yapay zekâ hakkındaki tartışmaların büyük kısmı hep kayıplar üzerinden yapılıyor. Oysa kazançları yeterince konuşmuyoruz.
Elbette her hikâye böyle değil. Bir başka tanıdığım bir grafik tasarımcı. Yıllardır küçük işletmelere logo, afiş ve sosyal medya görselleri hazırlıyor. Yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasıyla müşterilerinin bazıları artık bu işleri kendileri yapmaya başlamış. İlk başlarda ciddi bir gelir kaybı yaşamış. Hatta bir dönem mesleğini bırakmayı bile düşünmüş. Sonra farklı bir yol seçmiş. Yalnızca tasarım üretmek yerine markalara hikâye anlatmayı, kurumsal kimlik oluşturmayı ve stratejik danışmanlık vermeyi öğrenmiş. Bugün eskisinden farklı bir iş yapıyor, ama hâlâ üretmeye devam ediyor.
Bu hikâye bana önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Bazen yok olan meslekler değil, mesleklerin eski tanımlarıdır. Tarih boyunca birçok iş değişti. Daktilocular vardı. Telefon santrali operatörleri vardı. Film banyosu yapan fotoğrafçılar vardı. Onların yerini başka meslekler aldı.
Şimdi de benzer bir dönüşümün içindeyiz.
Bir başka hikâye ise sağlık sektöründen. Genç bir doktorun anlattığı bir olaydan çok etkilenmiştim. Hastanelerde kullanılan bazı yapay zekâ sistemleri binlerce tıbbi görüntüyü analiz ederek olası riskleri çok kısa sürede belirleyebiliyormuş. Bir vakada sistem, insan gözünün fark etmekte zorlanabileceği küçük bir bulguyu tespit etmiş. Bu sayede erken teşhis mümkün olmuş, fakat doktorun bana söylediği asıl önemli şey şuydu: “Bilgisayar hastalığı gösterebilir ama hastanın korkusunu anlayamaz.”
Gerçekten de öyle. Bir ekran size veriyi sunabilir, ama gözyaşını silemez. Bir algoritma olasılık hesaplayabilir, ama umut veremez. Bir makine bilgi üretebilir, ama anlam üretemez.
İnsanlığın avantajı tam da burada başlıyor.
Dünyanın önde gelen futuristlerinden Ray Kurzweil, teknolojinin gelişim hızının düşündüğümüzden çok daha yüksek olduğunu söylüyor. Ona göre önümüzdeki yıllarda yapay zekâ hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelecek.
Yuval Noah Harari de gelecekte insanların karşılaşacağı en büyük sorunun teknolojiden çok uyum sağlama becerisi olacağını vurguluyor.
Amy Webb ise geleceğin tahmin edilmekten çok hazırlanılması gereken bir süreç olduğunu ifade ediyor.
Üç farklı isim. Üç farklı bakış açısı. Ama aynı ortak mesaj:
Değişim geliyor.
Asıl mesele ona nasıl karşılık vereceğimiz. Belki de bugün çocuklarımızı belirli bir mesleğe hazırlamaktan çok, değişime uyum sağlamaya hazırlamamız gerekiyor, çünkü gelecekte başarılı olacak insanlar yalnızca bilgi sahibi olanlar değil; öğrenmeye devam edenler olacak.
Merak edenler olacak, kendini geliştirenler olacak, yeni şartlara uyum sağlayabilenler olacak. Yapay zekâ birçok işi değiştirecek, bunu inkâr etmek mümkün değil. Bazı meslekler küçülecek, bazıları ise dönüşecek. Bazıları ise tamamen ortadan kalkacak.
Ancak tarih bize başka bir şey daha öğretiyor: İnsanlık her büyük dönüşümden sonra yeni fırsatlar yaratmayı başardı. Buhar makinesi geldiğinde dünyanın sonu gelmedi. Elektrik geldiğinde insanların değeri azalmadı. Bilgisayarlar yaygınlaştığında insan zekâsı ortadan kalkmadı. Şimdi de yapay zekâ çağının eşiğindeyiz. Belki geleceğin ofisleri bugünkünden çok farklı olacak. Belki çocuklarımız bizim hiç duymadığımız mesleklerde çalışacak. Belki çalışma hayatının kuralları baştan yazılacak. Ama bir şey değişmeyecek.
İnsan, yine insan olarak kalacak, çünkü hiçbir teknoloji vicdanın yerini alamaz. Hiçbir algoritma merhameti programlayamaz. Hiçbir makine bir annenin fedakârlığını, bir öğretmenin sabrını, bir dostun sadakatini tam anlamıyla taklit edemez.
Bu yüzden ben artık şu soruyu sormuyorum:
“Yapay zekâ işimizi alacak mı?”
Ben başka bir soru soruyorum:
“Biz geleceğin dünyasında hangi insanî özelliklerimizi koruyacağız?”
Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca teknoloji değil. O teknolojiyi hangi değerlerle kullandığımız olacak ve inanıyorum ki geleceğin en büyük gücü, makineler değil; öğrenmekten vazgeçmeyen insanlar olacak.
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…


