Pazar… Pazar…
PERFORMANS ÇAĞINDA İNSAN KALMAK
Artık neredeyse her şey ölçülüyor. Attığımız adımlar, uyku kalitemiz, kalp atış hızımız, satış rakamlarımız, takipçi sayımız, izlenme oranlarımız…
Hatta mutluluğumuz bile grafiklere dökülüyor. Daha üretken, daha hızlı, daha görünür olmak için yaşıyoruz sanki. Modern zamanların görünmeyen sloganı şu: “Yeterli değilsen, daha fazlasını yap.” Oysa insan olmak, performans göstermek değildir.
Başarı artık bir sonuç değil, sürekli korunması gereken bir pozisyon gibi. Çocuklar küçük yaşta sınavlarla tanışıyor, yetişkinler hedeflerle yaşıyor. Şirketler performans sistemleri kuruyor, algoritmalar görünürlüğü belirliyor, sosyal medya hayatları yarıştırıyor. Herkes bir sahnede gibi; alkış almak için değil belki ama geri kalmamak için. Çünkü geri kalmak, bu çağda neredeyse silinmekle eşdeğer.
Birkaç ay önce bir yönetici dostumla kahve içiyorduk. Büyük bir şirketin bölge müdürü. Rakamları güçlü, ekibi başarılı, kariyeri istikrarlı. Masaya oturduğumuz andan itibaren telefonu aralıklarla çaldı. İlkinde “Önemli değil” dedi. İkincisinde ekrana baktı ama açmadı. Üçüncüde yüzü gerildi, kısa bir mesaj yazdı. Sonra bir an durdu ve bana döndü: “Ben yorulmadım,” dedi, “Ama sanki hep kanıtlamak zorundayım. Bir gün yavaşlasam her şey elimden kayacakmış gibi.” Bu cümle uzun süre zihnimde kaldı. Çünkü aslında mesele yorgunluk değil; sürekli ispat hali. Performans çağında değer, üretimle eşitleniyor.
Oysa insanın değeri üretim kapasitesiyle ölçülemez. Bir anne çocuğuna sarıldığında performans göstermez. Bir dost seni dinlerken hedef takibi yapmaz. Sevgi, sadakat, merhamet… Bunların hiçbirinin metriği yoktur. Ama hayatın asıl ağırlığını onlar taşır.
Genç bir çalışan tanıyorum. Terfi almak için iki yıl boyunca neredeyse kusursuz çalıştı. Mesaiye kaldı, fazladan sorumluluk aldı, herkesin kaçındığı projelere gönüllü oldu. Değerlendirme günü geldiğinde listede adı yoktu. O akşam ofisten çıkarken asansörde aynaya bakmış ve yüzündeki ifadeyi fark etmiş: Heyecan gitmişti, yerine sadece yorgun bir kararlılık kalmıştı. Ertesi sabah işe yine gitti ama bu kez kendine başka bir soru sorarak: “Ben bu yarışta kimi geçmeye çalışıyorum?”
Performans çağının en büyük tuzağı, insanı kendisinden uzaklaştırmasıdır. Sürekli bir sonraki hedefe odaklanan zihin, şu anı ıskalar. Sürekli daha fazlasını isteyen sistem, yetinmeyi zayıflık gibi gösterir. Oysa bazen insan kalmak; yavaşlayabilmektir. Eksik kalmayı kabul edebilmektir. “Bugün bu kadar” diyebilmektir. Her mesaja anında dönmemek, her fırsatı kovalamamak, her tartışmada haklı çıkmaya çalışmamak… Bu bir vazgeçiş değil; bir denge arayışıdır.
Çünkü biz sadece çalışan, üreten, raporlayan varlıklar değiliz. Biz hisseden, kırılan, özleyen, umut eden insanlarız. Performans artar, düşer, değişir. Grafikler inişli çıkışlıdır. Ama insanlığın sabit kalması gerekir. Nazik kalmak, vicdanlı kalmak, sevdiklerimize zaman ayırmak… Belki de bu çağın gerçek başarısı budur.
Bir gün bütün tablolar kapanacak. Raporlar arşivlenecek. Alkışlar dinecek. Geriye ne kadar kazandığımız değil, nasıl yaşadığımız kalacak. Ve belki de en önemli soru şu olacak: Bu hızın içinde kendimizi kaybetmeden, gerçekten insan kalabildik mi?
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…


