Pazar… Pazar…
SAVAŞIN ÇOCUKLARI VE SESSİZ TRAVMALAR
Bazı çocuklar vardır; oyuncakları hiç kırılmamıştır çünkü hiç oyuncakları olmamıştır. Bazıları ise oyuncaklarını değil, evlerini, mahallelerini, hatta çocukluklarını kaybetmiştir. Savaşın ortasında büyüyen çocuklar, yalnızca bugünün değil, yarının da en ağır yükünü taşırlar. Çünkü savaş, sadece toprağı değil; hafızayı, güven duygusunu ve insanın insana olan inancını da yakar. Ve en çok da henüz kurulmamış hayatları yaralar.
Bir çocuğun dünyası, güven üzerine kurulur. Tanıdık bir ses, aynı pencereden görülen sokak, her akşam aynı sofrada buluşan insanlar… Bunlar çocuğun zihninde düzen duygusunu inşa eder. Savaş ise bu düzeni parçalar. Bir gecede evler yıkılır, aileler dağılır, şehirler haritadan silinir. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk için gerçeklik artık öngörülebilir değildir. Her an her şey olabilir. Ve bu belirsizlik, travmanın en derin formudur.
Travma sonrası stres bozukluğu (*), bu kırılmanın zihinde bıraktığı izdir. Olay geçse bile etkisi geçmez. Çocuk, bir sesi duyduğunda yeniden o anın içine döner, geceleri kabuslarla uyanır, gündüzleri ise sanki görünmeyen bir tehlike varmış gibi tetikte yaşar. Bazıları içine kapanır, bazıları öfkeyle dışa vurur. Ama ortak nokta şudur: Dünya artık güvenli bir yer değildir.
Bu durum sadece psikolojik değil, biyolojik bir gerçekliktir. Sürekli tehdit altında büyüyen bir çocuğun sinir sistemi, kalıcı olarak “alarm” moduna geçer. Bu çocuklar, güvenli bir ortama geçseler bile uzun süre rahatlayamazlar. Çünkü bedenleri hâlâ savaşın içindedir.
Ve bu hikâye, tekil değildir.
Son yirmi yılın dünyasına baktığımızda, savaşın çocuklar üzerindeki etkisinin istisna değil, yaygın bir gerçeklik olduğunu görüyoruz. Bugün dünyada yaklaşık 473 milyon çocuk, yani her altı çocuktan biri, çatışma bölgelerinde yaşamaktadır (UNICEF, 2023). Bu sayı, savaşın artık belirli coğrafyalara sıkışmadığını; çocukluğun kendisini tehdit eden küresel bir gerçekliğe dönüştüğünü gösterir.
Suriye’de 2011’den bu yana süren savaş, bir neslin çocukluğunu paramparça etti. Milyonlarca çocuk yerinden edildi, eğitim hayatı kesintiye uğradı, “ev” kavramı geçici barınaklara dönüştü.
Yemen’de ise savaş sadece bombalarla değil, açlıkla da çocukları vurdu. On binlerce çocuk, doğrudan çatışmadan değil; yetersiz beslenme ve sağlık hizmetlerinin çökmesi nedeniyle hayatını kaybetti (Save the Children, 2019).
Gazze’de çocuklar, savaşın en görünür ve en ağır yükünü taşıyan kesimlerden biri haline geldi. Okulların, hastanelerin ve yaşam alanlarının hedef olması, çocukların güvenli alan algısını neredeyse tamamen ortadan kaldırdı.
Ukrayna’da ise 2022 sonrası savaş, Avrupa’nın ortasında yeni bir çocukluk travmasını görünür kıldı. Siren sesleriyle büyüyen, sığınaklarda ders çalışan çocuklar, savaşın modern yüzünü deneyimledi.
Sudan’da 2023’te başlayan çatışmalar milyonlarca çocuğu yerinden ederken; Myanmar, Afganistan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerde savaş, bir “olay” değil, bir “yaşam biçimi” haline geldi. Bu coğrafyalarda doğan çocuklar, savaşsız bir dünyanın nasıl bir şey olduğunu hiç bilmeden büyüyor.
Ve belki de en çarpıcı gerçek şu: Günümüzde yaklaşık 50 milyona yakın çocuk, savaş ve şiddet nedeniyle yerinden edilmiş durumdadır (UNICEF, 2024). Bu çocuklar sadece travma ile değil, köksüzlükle büyür. Bir yere ait olamamak, bir kimlik inşa edememek, güvenli bir “başlangıç noktası”na sahip olamamak… Bunlar da en az savaş kadar derin yaralar bırakır.
Ancak mesele sadece savaşın yaşandığı ülkeler değildir. Savaş tehdidi altında yaşayan toplumlarda büyüyen çocuklar da görünmeyen bir gerilimle şekillenir. Türkiye gibi çatışma bölgelerine komşu ülkelerde ya da sürekli kriz haberleriyle büyüyen çocuklar, dolaylı bir travmanın içindedir. Bombaların sesi duyulmasa da belirsizlik hissi zihinlere yerleşir. Çocuk, açıkça ifade etmese bile içten içe şu soruyla büyür: “Güvende miyim?”
Bu nedenle savaşın çocuklar üzerindeki etkisi coğrafi değil, psikolojiktir. Sınırlar haritalarda çizilir; ama korku, ekranlardan, hikâyelerden ve sessizliklerden geçerek yayılır.
Daha derin bir katman ise zamanla ortaya çıkar. Travma, işlenmediğinde kaybolmaz; biçim değiştirir. Bugünün korkmuş çocuğu, yarının güvensiz yetişkini olabilir. Ya da öfkesini dünyaya yönelten bir birey. Bu nedenle savaş, yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirir. Toplumlar, çoğu zaman fark etmeden, iyileşmemiş çocuklukların üzerine inşa edilir.
Yine de umut tamamen kaybolmuş değildir. Çünkü çocuk, en zor koşullarda bile yeniden filizlenme gücüne sahiptir. Bir öğretmenin şefkati, güven veren bir yetişkinin varlığı, korunmuş küçük bir oyun alanı… Bunlar, travmanın karanlığına karşı yakılmış küçük ama güçlü ışıklardır.
Belki de en temel mesele şudur:
Bir çocuk geleceği hayal edemiyorsa, bugün nasıl yaşar?
Ve belki de en ağır gerçek şu:
Bir çocuk savaşın ortasında büyüdüğünde, aslında savaş bitmemiştir.
Barış, sadece silahların susması değildir.
Barış, bir çocuğun gece korkmadan uyuyabilmesi, oyun oynarken gökyüzüne bakıp ürkmemesi, geleceği hayal edebilmesidir.
Çünkü bir çocuk yeniden gülmeyi öğrendiğinde, dünya biraz daha iyileşir.
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…


