Pazar…Pazar… 2026/657

Pazar… Pazar…
30 AĞUSTOS: GELECEK KUŞAKLARA BIRAKACAĞIMIZ HAFIZA
Her yıl 30 Ağustos geldiğinde bayraklarımızı asıyor, kutlama mesajlarımızı paylaşıyor, Büyük Taarruz’u ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni anıyoruz. Peki acaba çocuklarımıza 30 Ağustos’un neden bu kadar önemli olduğunu gerçekten anlatıyor muyuz? Onlar 30 Ağustos’u yalnızca takvimde kırmızıyla işaretlenmiş bir bayram günü olarak mı biliyorlar, yoksa bugün üzerinde özgürce yaşadıkları toprakların hangi şartlarda vatan olarak kaldığını da biliyorlar mı? Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru bu, çünkü tarih yalnızca geçmişte ne olduğunu öğrenmek değildir. Tarih, bugün sahip olduklarımızın hangi şartlarda ve hangi bedeller ödenerek kazanıldığını anlayabilmektir.
26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, sıradan bir askerî harekât değildi. Yıllardır savaşan, yorulan ve yoksullaşan bir milletin kaderini değiştirecek son büyük hamleydi. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığındaki Türk ordusu, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kesin bir zafer kazandı. Ardından gelen “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle başlayan takip harekâtı, 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuna kadar uzandı.
Bugün aradan bir asırdan fazla zaman geçti. O günleri yaşayan insanların büyük bölümü artık aramızda değil. Zaman ilerledikçe yaşanmışlıklar önce hatıraya, sonra tarih kitaplarının sayfalarındaki birkaç paragrafa dönüşüyor. İşte asıl dikkat etmemiz gereken nokta da burada başlıyor, çünkü bir millet tarihini yalnızca kitaplara bıraktığında, gelecek kuşakların o tarihle kurduğu duygusal bağ giderek zayıflayabilir.
Bu nedenle 30 Ağustos’u çocuklarımıza anlatmak yalnızca okulların, öğretmenlerin veya tarihçilerin görevi değildir. Ailelerin de sorumluluğudur. Bir anne veya baba, çocuğunun elinden tutup ona “Bugün neden bayraklar asılıyor biliyor musun?” diye sorduğunda aslında bir tarih dersi vermekten çok daha fazlasını yapar. Bir hafıza aktarır. Bir aidiyet duygusu oluşturur. Çocuğun geçmişi ile geleceği arasında görünmez bir köprü kurar.
Çocuklarımıza Büyük Taarruz’u anlatırken yalnızca cepheleri, komutanları ve tarihleri anlatmamalıyız. Anadolu’nun hangi şartlar içinde olduğunu, yokluğu, yorgunluğu, yıllarca süren savaşların ardından insanların nasıl bir ülke hayal ettiklerini de anlatmalıyız. Ve belki de en önemlisi, umudu anlatmalıyız, çünkü Büyük Taarruz’un bize bıraktığı en güçlü mesajlardan biri, şartlar ne kadar zor olursa olsun ortak bir hedefe inanan, hazırlanan, fedakârlık yapan ve kararlılıkla hareket eden bir toplumun kendi kaderini değiştirebileceğidir.
Bu nedenle çocuklarımız 30 Ağustos’u yalnızca bir askerî zafer olarak öğrenmemeli. Bağımsızlığın değerini, vatan kavramının anlamını, özgürlüğün kendiliğinden var olmadığını öğrenmeli. Bir ülkenin geleceğinin yalnızca savaş meydanlarında değil; bilimde, eğitimde, üretimde, sanatta, teknolojide ve çalışkanlıkta da savunulduğunu anlamalı. Çünkü her kuşağın ülkesine karşı sorumluluğu farklıdır. 1922’nin gençlerinden cephede mücadele etmeleri beklendi. Bugünün gençlerinden beklenen ise iyi eğitim almaları, düşünmeleri, sorgulamaları, üretmeleri, dünyayı anlamaları ve ülkelerini daha ileriye taşımalarıdır.
Belki çocuklarımıza 30 Ağustos’u anlatırken tam da bunu söylemeliyiz: “Bu ülke size hazır bir miras olarak bırakılmadı. Birileri sizin özgür yaşayabilmeniz için çok büyük bedeller ödedi. Şimdi sizin göreviniz, size bırakılan bu ülkeyi daha güçlü, daha çağdaş ve daha güzel bir şekilde sizden sonraki kuşaklara bırakmak.” Çünkü bağımsızlık ve Cumhuriyet yalnızca geçmiş kuşaklardan aldığımız bir miras değildir. Aynı zamanda gelecek kuşaklara teslim etmekle yükümlü olduğumuz bir emanettir.
Bir gün bizim çocuklarımız da kendi çocuklarına 30 Ağustos’u anlatacaklar. Belki onları Afyon Kocatepe’ye götürecekler, belki Dumlupınar’ı gösterecekler, belki Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz’u hangi koşullarda yönettiğini anlatacaklar. Ama bunu yapabilmeleri için önce bizim onlara anlatmamız gerekiyor. Çünkü anlatılmayan tarih zamanla unutulur. Unutulan fedakârlıkların değeri yeterince bilinmez. Değeri bilinmeyen kazanımların ise gelecek kuşaklara aynı bilinçle aktarılması giderek zorlaşır.
Bence 30 Ağustos’u kutlamanın en anlamlı yollarından biri de budur. Geçmişimizi saygıyla hatırlamak, bugün sahip olduklarımızın kıymetini bilmek ve geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımıza neden 30 Ağustos diye bir bayramımız olduğunu anlatmak…
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Büyük Taarruz’un bütün kahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir