Pazar…Pazar… 2026/660

Pazar… Pazar…

HERKES KONUŞUYOR, KİM DİNLİYOR?
Sosyal medyada hemen her gün bir video önümüze düşüyor. Bir çalışan yöneticisiyle tartışıyor, bir müşteri mağaza görevlisine bağırıyor, bir öğretmen öğrencisine bir şey söylüyor, trafikte iki kişi kavga ediyor, bir yolcu başka bir yolcuyla tartışıyor ya da bir sokak röportajında biri düşüncelerini anlatıyor. Video bazen otuz saniye, bazen bir dakika sürüyor. Ama o birkaç saniyelik görüntü, binlerce insanın karar vermesi için yeterli oluyor. “Adam haklı.” “Kadın kesinlikle haksız.” “Böyle yönetici olmaz.” “Çalışan haddini aşmış.” “Bu insanın yaptığı kabul edilemez.”
Üstelik çoğu zaman videonun öncesini bilmiyoruz. Sonrasında ne olduğunu da bilmiyoruz. Olayın taraflarını tanımıyoruz. Belki görüntü kesilmiş, belki konuşmanın önemli bir bölümü çıkarılmış, belki de bize gösterilen yalnızca hikâyenin bir tarafı. Ama kararımız hazır. Hatta karar vermekle de kalmıyor, tanımadığımız insanlar hakkında oldukça ağır ifadeler kullanabiliyoruz. Çünkü artık dinlemekten çok konuşuyoruz. Daha doğrusu, karşımızdakini anlamak için değil, ona cevap verebilmek için dinliyoruz.
İtiraf edeyim, ben de iki-üç yıl öncesine kadar sosyal medyada videolar çekip yayınlıyordum. Okuduğum kitaplardan öneriler paylaşıyor, satış teknikleriyle ilgili deneyimlerimi anlatıyor, mesleki birikimimden yararlı olabileceğini düşündüğüm kısa notları videoya dönüştürüyordum. Dolayısıyla mesele video çekmek ya da sosyal medyada bir şeyler anlatmak değil. Hâlâ bilgi ve deneyimin paylaşılmasının çok değerli olduğuna inanıyorum.
Ama zaman içinde sosyal medyada başka bir değişimi daha fazla fark etmeye başladım. İçeriğin ne söylediğinden çok ne kadar hızlı dikkat çektiği ne kadar izlendiği, kaç kez paylaşıldığı ve ne kadar tartışma yarattığı önem kazanıyor. Sakin sakin bir şey anlatmak yerine birkaç saniyede dikkat çekmek gerekiyor. Çünkü bir sonraki video hemen aşağıda bizi bekliyor. Parmak ekranda, zihnimiz ise sürekli yeni bir uyarıcı arıyor.
Belki ben de bu yüzden zamanla video çekmekten uzaklaştım. Çünkü bazı konuların otuz saniyeye sığmadığını düşünüyorum. Bir kitabı birkaç cümleyle tanıtabilirsiniz ama düşüncesini anlamak için okumak gerekir. Bir satış tekniğini bir dakikada anlatabilirsiniz ama ustalaşmak için deneyim gerekir. Bir insanın davranışını birkaç saniye izleyebilirsiniz ama onu anlamak için hikâyesini bilmek gerekir.
Sorun belki de videoların kısalması değil, bizim sabrımızın kısalması.
Sosyal medya bu alışkanlığımızı daha da güçlendirdi. Bir videoyu izliyoruz ve birkaç saniye sonra yorum bölümündeyiz. Düşünmek için zaman ayırmadan tarafımızı seçiyor, hükmümüzü veriyoruz. Bazen binlerce, hatta milyonlarca insan aynı şeyi yapıyor. Birkaç saat içinde hiç tanımadığımız bir insanı kahraman ilan edebiliyor, bir başkasını yerden yere vurabiliyoruz. Ertesi gün videonun başka bir görüntüsü ortaya çıktığında ise hikâyenin aslında çok farklı olduğunu öğrenebiliyoruz. Fakat o zamana kadar ilk görüntü çoktan milyonlara ulaşmış, yorumlar yapılmış, yargılar verilmiş oluyor.
Ortaya ilginç bir durum çıkıyor: Herkes konuşuyor ama kimse kimseyi duymuyor.
Aslında sorun yalnızca sosyal medyada değil. Aynı davranışı toplantı odalarında da görüyoruz. Bir çalışan yöneticisine sorununu anlatırken yönetici daha cümle bitmeden çözümü düşünüyor. Müşteri şikâyetini anlatırken satış görevlisi savunmasını hazırlıyor. Bir arkadaşımız derdini anlatırken ona vereceğimiz tavsiyeyi zihnimizde oluşturuyoruz. Evde eşimiz ya da çocuğumuz bir şey anlatırken daha sözünü tamamlamadan ne söyleyeceğimizi biliyoruz.
Yani karşımızdaki konuşurken biz aslında onu dinlemiyoruz. Konuşmak için sıramızı bekliyoruz. Oysa dinlemek, yalnızca sessiz kalmak değildir. Dinlemek, anlamaya çalışmaktır. “Ne söyledi?” sorusunun yanında “Neden böyle söylüyor?”, “Ne hissediyor?”, “Benim bilmediğim ne olabilir?” diye sorabilmektir. Bazen karşımızdakinin cümlesinin sonuna kadar bekleyebilmektir. Bazen cevap vermeden önce birkaç saniye düşünmektir. Bazen de haklı çıkmaya çalışmak yerine anlamaya çalışmaktır.
Belki de bugün en fazla ihtiyacımız olan becerilerden biri budur: Hemen hüküm vermeden önce biraz daha fazla dinleyebilmek. Çünkü sosyal medyanın bize öğrettiği hız, hayatın gerçeğiyle her zaman uyuşmuyor. İnsanlar otuz saniyelik videolardan ibaret değiller. Bir çalışanın yıllarını, bir yöneticinin sorumluluğunu, bir müşterinin yaşadığı problemi, bir ailenin hikâyesini ya da iki insan arasındaki ilişkinin geçmişini birkaç saniyelik görüntüyle anlayamayız.
Üstelik artık başka bir gerçekle daha karşı karşıyayız. Gördüğümüz her görüntünün gerçeğin tamamı olduğundan, hatta her zaman gerçek olduğundan bile emin olamayız. Videolar kesilebiliyor, bağlamından koparılabiliyor, farklı görüntüler bir araya getirilebiliyor. Yapay zekâ sayesinde görüntü ve ses üretmek ya da değiştirmek giderek kolaylaşıyor. Dolayısıyla bugün sadece duyduğumuzu dinlemeye değil, gördüğümüzü sorgulamaya da ihtiyacımız var.
Belki kendimize küçük bir kural koyabiliriz. Bir sonraki çok paylaşılan videoyu gördüğümüzde hemen yorum yazmadan önce birkaç saniye beklemek. “Acaba görmediğim ne var?” diye sormak. Bir tartışmada hemen cevap vermek yerine karşımızdakinin cümlesini bitirmesine izin vermek. Bir toplantıda kendi görüşümüzü anlatmadan önce diğer kişinin ne söylediğini gerçekten anlamaya çalışmak. Çünkü iyi iletişim güzel konuşmakla başlamıyor. İyi iletişim, iyi dinlemekle başlıyor. Bugün milyonlarca insanın elinde kendisini dünyaya duyurabileceği bir araç var. Herkes paylaşabiliyor, yorum yapabiliyor, eleştirebiliyor, cevap verebiliyor. Belki de bu nedenle geleceğin en değerli becerilerinden biri konuşmak değil, dinlemek olacak.
Peki biz gerçekten dinliyor muyuz, yoksa yalnızca konuşmak için sıramızın gelmesini mi bekliyoruz?
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir