Pazar… Pazar…
Geçenlerde bir kafede dikkatimi çeken küçük bir olay oldu. Yan masada bir baba ile yaklaşık on yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim oğlu oturuyordu. Baba bir yandan kahvesini içiyor, bir yandan telefonundaki mesajlara cevap veriyordu. Çocuk ise heyecanla okulda yaşadığı bir olayı anlatmaya çalışıyordu. “Baba, biliyor musun bugün ne oldu?” diye başladı. Babası gözünü telefondan kaldırmadan, “Dinliyorum oğlum, sen anlat.” dedi. Çocuk anlatmaya devam etti. Birkaç cümle sonra babasına bir soru sordu. Cevap gelmedi. Çünkü baba aslında gerçekten dinlemiyordu. Bir süre sonra çocuk sustu ve önündeki meyve suyuyla oynamaya başladı. Baba mesajlarını bitirdiğinde başını kaldırdı ve “Eee, sonra ne oldu?” diye sordu. Çocuk omuzlarını kaldırdı: “Boş ver baba, önemli değil.”
Aslında birkaç dakika önce önemliydi. Belki de çocuk için o günün en önemli olayıydı. Ama birkaç dakika içinde önemini kaybetmişti.
Bu küçük sahne bana son yıllarda hayatımızda meydana gelen büyük değişimi düşündürdü. Çok hızlandık. Mesajlara hemen cevap veriyoruz, toplantıdan toplantıya koşuyoruz, bir işi bitirmeden diğerine başlıyoruz. Yemek yerken telefonumuza bakıyor, televizyon seyrederken sosyal medyada dolaşıyor, biriyle konuşurken gelecek mesajları kontrol ediyoruz. Bir yere giderken bile yolculuğun bir an önce bitmesini istiyoruz.
Beklemeye tahammülümüz giderek azalıyor. İnternet biraz yavaşladığında sinirleniyoruz. Bir mesajımıza birkaç saat cevap gelmediğinde merak ediyoruz. Siparişimizin aynı gün gelmesini, sorularımızın anında cevaplanmasını, sorunlarımızın mümkün olduğunca hızlı çözülmesini bekliyoruz.
Teknoloji bize gerçekten büyük bir hız kazandırdı. Peki bu hız bize ne kazandırırken bizden neleri götürüyor? Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru bu.
Eskiden bir işin hızlı yapılması önemliydi. Bugün ise hız neredeyse başlı başına bir başarı göstergesine dönüştü. Hızlı karar veren yönetici, hızlı çalışan ekip, hızlı büyüyen şirket, hızlı yükselen çalışan, hızlı sonuç veren proje, hızlı cevap veren insan… Her şeyin önüne “hızlı” kelimesini koyuyoruz.
Oysa hızlı olmak ile doğru olmak aynı şey değil. Hızlı karar vermek doğru karar vermek anlamına gelmiyor. Çok çalışmak değer üretmek anlamına gelmiyor. Çok konuşmak iyi iletişim kurmak anlamına gelmiyor. Çok toplantı yapmak sorunları çözmek anlamına gelmiyor.
Bazen hızlandıkça düşünme kalitemiz düşüyor. Çünkü düşünmek zaman ister. Dinlemek zaman ister. Anlamak zaman ister. Öğrenmek zaman ister. Güven oluşturmak zaman ister. İyi bir ilişki kurmak zaman ister. Tecrübe kazanmak bile zaman ister. Bugünün dünyasında ise zamana ihtiyaç duyan her şey bize biraz “yavaş” geliyor.
İş hayatında da benzer bir durum var. Yöneticiler çalışanlarından hızlı sonuç bekliyor. Çalışanlar hızlı kariyer yapmak istiyor. Şirketler hızlı büyümek istiyor. Müşteriler hızlı hizmet bekliyor. Bütün bunlar anlaşılabilir. Ancak hız uğruna bazen önemli bir şeyi kaybediyoruz: derinliği.
Bir konuyu öğreniyoruz ama üzerinde düşünmüyoruz. Bir raporu okuyoruz ama anlamaya zaman ayırmıyoruz. Bir toplantıya katılıyoruz ama gerçekten dinlemiyoruz. Bir insanla konuşuyoruz ama onun ne söylediğinden çok bizim ne söyleyeceğimizi düşünüyoruz. Bir başarı elde ediyoruz ama sevincini yaşamadan yeni hedefe koşuyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada. Zaman kazanmak için geliştirdiğimiz teknolojiler sayesinde her şeyi daha hızlı yapıyoruz ama sürekli zamanımızın olmadığından şikâyet ediyoruz. Daha hızlı iletişim kuruyoruz ama birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Daha fazla bilgiye ulaşıyoruz ama düşünmeye daha az zaman ayırıyoruz. Daha çok insanla bağlantı kuruyoruz ama bazen yanımızdaki insanı fark etmiyoruz.
Üstelik yapay zekâyla birlikte bu hız daha da artacak. Dakikalar süren işler saniyelere, saatler süren işler dakikalara inecek. Raporlar daha hızlı hazırlanacak, analizler daha hızlı yapılacak, içerikler daha hızlı üretilecek, karar süreçleri daha da hızlanacak. Belki de tam bu nedenle geleceğin en değerli becerilerinden biri hızlı olmak değil, ne zaman yavaşlamak gerektiğini bilmek olacak.
İnsanı teknolojiden ayıran şey yalnızca ne kadar hızlı düşündüğü değildir. Durabilmek, sorgulayabilmek, hissedebilmek, anlamlandırabilmek, empati kurabilmek ve bazen hiçbir şey yapmadan sadece düşünebilmek de insana özgü çok değerli yeteneklerdir.
Belki zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: “Nereye yetişiyorum?” Ve hemen arkasından ikinci soruyu: “Yetişmeye çalışırken neyi geride bırakıyorum?” Çocuğumuzun anlatmak istediği bir hikâyeyi mi? Bir arkadaşımızın gerçekten nasıl olduğunu sormayı mı? Çalışanımızın söylemeye çalıştığı ama bizim duymadığımız bir problemi mi? Ailemize ayıracağımız zamanı mı? Bir kitabı sindirerek okumayı mı? Yaptığımız işten keyif almayı mı? Yoksa hayatın kendisini mi?
Hız kötü değildir. Hatta günümüz dünyasında çoğu zaman gereklidir. Ama hız bir araç olmaktan çıkıp hayatın amacı hâline geldiğinde, bizi ileri götürürken bazı şeyleri geride bırakabilir. Belki mesele daha hızlı yaşamak değil, hangi konuda hızlanacağımızı ve hangi konuda yavaşlayacağımızı seçebilmektir, çünkü hayat her zaman varılacak bir sonraki yerden ibaret değildir. Bazen asıl önemli olan, giderken fark ettiklerimizdir.
Bence en büyük kaybımız zaman kaybetmek değil, zaman kazanırken hayatı kaçırmaktır.
Saygı ve sevgilerimle,
Dr. Hakan OKAY
İyi Pazarlar…


